Startseite

Egemen güçler bir taraftan kendi örgütlü yapılarını güçlendirirken diğer taraftan kendilerine karşı oluşan, oluşması olası direnci daha baştan ortadan kaldırmanın türlü yollarına başvurdular. Yaygın iletişim olanaklarını da kullanarak örgütlü mücadele yerine bireysel “başkaldırıyı”; anarşizmi, örgütsüzlüğü neredeyse kural olarak dayattılar. Bunun yanı sıra, geçmişten gelen örgütlerin yönetimlerini ele geçirerek etkisizleştirdiler ya da amaç dışı etkinliklere yönelttiler. Örgütlü kitlelerde ve yeni örgütlenmeler sırasında “siyaset üstülük” ya da “siyaset dışılık” anlayışını yaygınlaştırdılar. Böylece oluşturdukları siyasal boşluktan da olabildiğince yararlandılar. Küresel siyasetin sömürü ve talanına karşı kendi ülkesinin ve temsil ettikleri kitlenin çıkarlarını savunması gereken örgütleri siyasetlerinin destekçisine dönüştürdüler. Yaratılan bilgi kirliliği ve kavram kargaşası ile savunmasız hale gelen/getirilen kitlelerin ve özellikle yöneticilerin algılarını etkileyerek amaçlarına ulaştılar. “Adı var kendi yok” yapılar aracılığıyla bir ulusun geleceğini teslim aldılar.

DKÖ’nde “Siyaset üstülük” ya da “Siyaset dışılık”ın anlamı

Demokratik kitle örgüt (DKÖ) yöneticilerini ve üyelerini etkisi altına alan “siyaset üstülük” ya da “siyaset dışılık” anlayışı, örgütleri gelişmelerin dışında tutup işlevsizleştirdi. Hatta tasfiye edilmelerine boyun eğdirdi. Egemen siyasetin yaşamın her alanında aldığı kararlar, doğrudan demokratik kitle örgütünün amaçlarına aykırı olmasına karşın, siyaset dışı ya da siyaset üstü kalmaya koşullandırılmış yöneticiler elindeki DKÖ’lerinin, kazanılmış haklarının ellerinden alınması ya da yeni haklar elde etmelerinin engellenmesine yeterince ses çıkaramayışları bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Oysa, demokratik kitle örgütü, üyelerini doğrudan ilgilendiren konularda “siyaset yapmaK”tan uzak durmak şöyle dursun, tam aksine siyaset üretmek, hak ve çıkarlarını savunmak, yaşama geçirmek… temel işlevini yerine getiriyor olmalıdır.

Gelinen noktada “siyaset dışılık” ya da “siyaset üstü” kalmak anlayışı büyük oranda başarılı olmuştur. Kör bağnaz bir siyasetin elinde kazanılmış hakların ve mevzilerin her geçen gün tek tek yitirilmesi, DKÖ’lerinin sürece seyirci kalmalarının ya da seslerini yeterince çıkarmamalarının sonucudur.

“Siyaset dışılık” ya da “siyaset üstülük” anlayışını doğru bulmayan kimi demokratik kitle örgütü ise, siyasetle ilgili olmayı, önlerine konan bir siyasetin etkisine girmek biçiminde algılıyorlar. Yöneticileri, iktidar ya da sempati duydukları parti politikalarına uyumlu davranarak, farkında olarak ya da olmayarak, başka bir yoldan da olsa, yine egemen güçler siyasetinin etkisi altına girmiş oluyorlar.

Küresel siyasetin, egemen güçlerin dünyayı yeniden şekillendirme, ele geçirme isteklerinin temelini oluşturduğu göz ardı ediliyor. İnsanlığın binlerce yıllık süreçte elde ettiği değerlerin içi boşaltılıyor. Anlamsızlaştırılıyor. Egemenlerin çıkarlarına yönelik tezler, tartışılmadan, sonuçlarının ne olabileceği irdelenmeden kabul ediliyor. Sahip olunan değerler bir çırpıda terk ediliyor. Siyasi netliğe kavuşmamış yöneticiler elinde DKÖ’leri, temsil ettikleri kitleler yerine, egemenlerin çıkarlarıyla uyumluluğu yeğliyorlar.

Bu konuda küreselleşmenin “açılım” politikası, etkileri ve sonuçları bakımından önemli bir örnektir. Egemen güçler, bütün dünyaya “açılım” dayatırken, kendi ekonomik çıkar alanlarını daha çok korumak, ama dünyanın geri kalmış bölgelerini kendi emperyalist gereksinimleri için daha kolay kullanabilir hale getirmek istiyor. Bunun farkında olmayan birçok demokratik kitle örgütü yöneticisi, örgütlerini “açılım” furyasının etkisine sunmaktan geri kalmıyor. Sunulan ekonomik olanakların çekiciliğine kapılarak, egemen güçlerin siyasetine örgütlerini açıyor. Amaçlarını gerçekleştirme iradelerini terk ediyorlar. Kendilerini “açılım”ın etkilerine bırakıyorlar.

DKÖ’leri amaçları doğrultusunda bir hayli yol almayı hedeflerken, “açılım” rüzgarıyla doldurdukları yelkenleriyle, küresel denizde güvensiz yol aldıklarını; küreselleşmenin “insanlığı ateş denizinde mumdan gemilere bindirmek” olduğunu fark etmemişler ya da çok geç fark etmişlerdir. Tamamen küresel siyasetin hizmetine girmiş görünen Türk-İş içinde oluşan “Sendikal Güç Birliği Hareketi” bu geç farkına varışın somut örneğidir.

DKÖ’leri kendi söylemlerine sahip çıkmak yerine, kendilerine dayatılan içi boşaltılmış kavramlara sarılarak mücadelelerini şekillendirmenin sıkıntılarını çekmektedir. Bütün olması gerekenlerin egemen güçlerin sunumları sayesinde olabileceği, “açılım”, “siyaset üstülük” ve en önemlisi, karşıdaki gücün büyüklüğü sanısı, kitlelerde mücadele isteğini kırmış, devrimci mücadele yöntemlerine sarılmak yerine, edilgenlik kural haline getirilmiştir.

İnsanlığın ve emeğin ortak değerlerini savunarak kazanmak DKÖ’lerinde izlenecek siyasetin temelini oluşturmalıyken, “ne olursa olsun kazanmak” anlayışına dayanan “Piyasacı siyaset” etkili olmuştur. Amacı gerçekleştirmek üzere, değerler üzerinden mücadele vermek yerine, nasıl olursa olsun “yönetimi ele geçirme” hedefi öne çıkmıştır. Yani piyasanın fırsatçı, acımasız ve özel mülkiyetçi “kazanma” anlayışı, toplumsal mücadele verdiğini savlayan demokratik kitle örgütlerinde her şeyin önüne geçmiştir. Piyasacılığın acımasız, fırsatçı ve özel mülkiyetçi özellikleri DKÖ’lerinde etkin hale gelmiştir. Amaçları gerçekleştirecek yönetimler oluşturmak yerine, yönetimi ele geçirmek öne çıkmıştır. Bu uğurda, amaç ve ilkeler feda edilebilmiştir. Toplumsal mücadele vermesi gereken demokratik kitle örgüt yönetimlerinin özel mülkiyetçi anlayış doğrultusunda oluşması, sorunlar dağ gibi büyürken, kazanılmış haklar bir bir kaybedilirken, demokratik haklar piyasanın insafına terk edilirken, “benim örgütüm”ün, taban ve kitle desteğinden yoksunluğuna ve sürece seyirci kalmasına neden olmuştur. Yıllarca yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı yapılan sürecin sonunda DKÖ’nde çürüme, boş vermişlik, teslimiyet kaçınılmaz olmuştur.

Siyasiler DKÖ’ne müdahale etmesin

Egemen güçlerin küreselleşme sürecinde ortaya attıkları ve sorgulanmadan doğru kabul edilen yanlışlardan biri de, DKÖ’nin iç işlerine karışmama anlayışıdır. “İç işlerine karışmama” söyleminin hedefi, demokratik kitle örgütlerini her türlü siyasi saldırı karşısında siyaseten savunmasız, öndersiz bırakmak, yalnızlaştırmaktır. DKÖ sorunlarını “siyaset dışı sorun” olarak göstermek, dolayısıyla DKÖ’lerinin, ilgi alanlarının dışına çıkmaları önlenerek bütüncül çözüme katkılarını engellemektir.

DKÖ’lerinin çoğu “kendi iç işlerine karıştırmamak” üzerine tedbirler alırken, siyaset kurumları da siyasi doğrularının yaygınlaşmasını ve kabul görmesini sağlayacak örgütlü kesimler içinde çalışmayı, DKÖ’lerinin iç işlerine karışmama anlayışıyla terk etmiş, hatta terk etme yarışına girişmişlerdir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, egemen güçlerin ileri sürdükleri hemen her tezin tersini kendilerinin yapıyor olmasıdır. Örneğin uzunca bir süre “toplum mühendisliği” denilen kavram ve uygulamadaki sonuçlarının nasıl tek tip insan yetiştirdiği, toplumlar üzerindeki olumsuz etkisi üzerine yıllarca konuşuldu. Doğu bloku ülkelerinin bu konuda tipik örnekleri teşkil ettikleri, Türkiye’ninde bundan payına düşeni aldığı ısrarla vurgulandı. Bu ülkelerde gelişmenin doğal akışının önündeki tek engelin “toplum mühendisleri”inin ülkeye ve topluma biçim verme çabalarının olduğu; bu günkü gericileşmenin ve insan hakları ihlallerinin nedeninin bu anlayışa dayandığı işlenip duruldu. Aynı süre içerisinde egemen güçlerin ellerinde olan iletişim ve bilişim olanaklarıyla, tek tip, uysal, her şeyi karşısındakinin “iyilikseverliğine” bırakmış insan yetiştirme gayretleri görmezden gelindi. Tek kanallı televizyon yayınlarından çok kanala geçilmesi “iletişim ve haberleşme özgürlüğü” olarak sunuldu ama yayınların neredeyse “tek”leşmesi sorgulanmadı. Gazetelerin aynı havuzdan haber alıp yapmaları, aynı başlıkları kullanmaları, sermayenin medyayı eline geçirmesi; iktidarların elinde olan sermaye düzeninin dolayısıyla medyanın tek tipliği üzerinde durulmadı

Bu ve benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

Egemen güçler kendilerine engel gördükleri ya da engel olacaklarını düşündükleri her şeye; kişi, olay, nesneye ilişkin düşünsel ve eylemsel önlem almaya özen göstermektedir. Bilmektedirler ki, her savaşın başarısı karşı tarafta gedik açmak ya da açılacak gediği bekleme sabırlılığını göstermeye bağlıdır. Düşünsel anlamda açtıkları gedikten içeri kolayca sızabilmekteler. Düşünsel anlamda gedik açıp   “hizaya” getiremedikleri yönetimlere karşı bu kez zor kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Ülkelerin yönetimlerine, iç işlerine karışıyorlar. Söyledikleri yerine getirilmezse “zor” kullanıyorlar. DKÖ’lerinin iç işlerine karışıyor, “fon” adı altında satın aldıklarıyla, düşünsel savaşın başarı şansını artırıyor ve çoğu yerde başarıyorlar. Olmadı yasalarda yapılan değişikliklerle yönetimlere müdahale ediyorlar.

Ulusal ve uluslar arası ölçekte yaşanan bu müdahaleler ortadayken hala “iç işlerine karışmamak” anlayışı olsa olsa hedef ülkenin ya da DKÖ’nün saldırılar karşısında yalnızlaştırılması anlamına geliyor.

Ülkelerin ve DKÖ’lerinin iç işlerine karışmamak doğru ve temel ilke olmalıdır. Ancak bu ilke egemen güçlerin saldırısı karşısında, saldırıya maruz kalan ülkenin ya da DKÖ’nün yalnız bırakılması anlamına gelmemelidir. DKÖ iç işlerine karışmakla siyaset kurumunun DKÖ’nü kendi ürettiği ve doğru kabul ettiği siyasetin etkisi altına alma uğraşı vermesi ve başarılı olması aynı şeyler değildir. Ülke yönetiminde etkin kılmak istediği siyasetin, ülkenin yönetimine gelme çalışmalarında kendi çevresini oluşturma ve harekete geçirme girişiminden daha doğal bir şey olamaz. DKÖ’lerinde siyasi çalışmayı bir kenara bırakmış, dolayısıyla toplumun örgütlü kesimlerindeki çalışmaları askıya almış, egemen güçlerin insafına terk etmiş siyasi mücadelenin elinde kalan işsizler başta olmak üzere örgütsüz toplumdur ki, her birinin gereksinimi bir diğerinden farklı ve “bireysel” olmak zorundadır. Siyaset kurumlarının merkezlerinin “işsizler lokali” ya da “kişisel çıkarları peşinde koşan”ların lokali görünümünde olması; iş bulma kurumuna dönüşmesi, fırsat paylaşım merkezi; torpil trafiğinin döndüğü mekan algılaması, örgütlü alanlarda siyaset yapmanın terk edilmesi, elde kalanla yetinilmesinin sonucudur. DKÖ’nin siyaset dışı bırakan tehlikeli ve yanlış olan bu durum, hem nitelikli insanların siyaset üretme sürecinin dışında kalmalarına hem de siyasi yapıların nitelikli insanlarla siyasi mücadele vermelerine; siyasi mücadelenin niteliğinin yükselmesine engel olmaktadır.

Ülkenin içinde bulunduğu süreçten en az zararla çıkabilmesinin yolu, ulusalcı güçlerin egemen güçlerin dayattığı anlayışın etkisinden kendilerini bir an önce kurtarmalarından ve ülkemize özgü sorunlara ulusumuza özgü mücadele anlayış ve yöntemi geliştirmekten geçer.

Bunların başında da her türlü örgütsel çalışmanın yönetim kademelerinde Kemalist kimliğe ve mücadele anlayışına sahip insanların yönetime gelme mücadelesinde yalnız bırakmamak destek vermek gelir.

Önümüzdeki süreçte, gereksinim duyduğumuz ulusal güçlerin birliği, bu günlerde ve gelecekte siyasi parti ve demokratik kitle örgütleri kademelerinde görev alacakların, küresel sermayenin dayatmaları karşısındaki tutumları kadar ulusal güçlerin birliğini oluşturmaktaki isteklilikleri önem kazanacaktır.

Atatürkçülerin önlerindeki en acil görev çevrelerinde gerçekleştirilecek gerek siyasi partilerde gerekse DKÖ’lerindeki her kademeden yönetim seçimlerine seyirci kalmamaktır. Adayların genel anlamda anti emperyalist, ulusal değerleri savunan, tam bağımsızlıkçı, toplumsal eşitlikçi olmalarının yanında, örgüt içi sorunları kişiler üzerinden değil, program ve ilkeler üzerinden tartışmayı ilke edinenler olması önemlidir.

Kısaca “yeni”yi değil “yeniden Kemalizm” i kurtuluş için tek çözüm yolu olarak görenlerin yönetimlerde söz sahibi olmalarına ülkenin ihtiyacı var.

Mahmut ÇELİK / ADD Genel Başkan Yrd.

 

Şimdi paylaş !

10 Kasım Basın Bildirisi

Üyelik Başvuru Formu

ADD Duyurular

Aktuel Bilgiler / Abone ol

Anıtkabir Özel Defteri

Bugün Anıtkabir

Özel Defterini imzaladınızmı ?

tıkla

Ziyaretçi Defteri